13 Ekim 2007 Cumartesi

Aslancık

"Bir küçücük aslancık varmış kırlarda koşar oynarmış. Babası onu çok severmis..." Ben de o aslan gibi küçücüktüm. Onu düşünür, onunla uyurdum. Şimdi nerede olduğunu bilmiyorum. belki hala oradadır. nerde mi? Hiç görmedim ama hayal edebilirim. İste o aslan...
'Kısacık yeleleri rüzgarda ilk kez dalgalanırken anne aslan gülümsedi. Daha önce bir çok şey yaşamıştı ama böyle bir deneyim ilkti, çok yeniydi anne aslan için. uzaktan asıl, yüce görünümlü erkeği görünür görünmez heyecanla kükredi. Baba aslan soğukkanlılığını yitirmeden yavaşça yaklaştı ve yine ayni soğukkanlılıkla mırıldandı: "benim ruhuma sahipsin ve sen bensin aslında”... Anne aslan erkeğinin bakışlarından uzaklaşması gerektiğini anladı.
O gün aslan ailesinde başka hiçbir şey yaşanmadı. Diğer hayvanların yaptığı gibi kutlama, tören benzeri saçmalıklara yer yoktu bu yuvada. Sade bir 'hoşgeldin' hepsi buydu. Ve yıllar sonra, o aslan büyüdüğünde bile bu değişmedi. Evet, o aslan çok çabuk büyüdü. kendi istediği gibi büyümemişti ama çoğu yaratıkta bu böyleydi zaten...
O aslan tıpkı babası gibi diğerlerinden farklıydı. Sınırları kabul etmiyordu, günesin her gün ayni şekilde battığı o dağın ardında neler olduğunu, hiç bilmediği uzaklardan gelen çığlıkların neye, kime ait olduğunu merak etti, sormadı. Sorgulamak yasaktı tüm hayvanlar için. Eğer nefes alıyorsan gerisine karışmayacaktın, burada kural böyleydi. peki ya başka yerlerde?...
O gece de düşünerek uzandı, her gece kıvrılıp uyuduğu o ağacın altında her zamanki gibi esnedi, ayni yorgunlukla kapadı gözlerini ve her şeyin her zaman ayni olmadığı yeni bir dünya düşledi. Tam uyumak üzereyken arkasından kocaman bir kaç diş bacağına saplandı. Karanlıktı ve göremedi, kimdi o? Ama düşünmeye zaman yoktu. Keskin dişler bir kez daha derisine geçip sıcacık kanını akıtırken acıyla kükredi ve arkasını döndü. Bir şey gördüğünü sanmıştı ama o hiçbir şeydi. Sadece karanlık... Ne yapacağını bilemezken uzaktan babasının sesi yankılandı: "Koşmazsan bulamazsın..." ne anlama geldiğini bilmedi ve hiç düşünmedi. Yine de tüm gücüyle, yaralı bacağıyla koştu, koştu, koştu... Arkasında bıraktığı kanlar ay ışığında parıldarken o kanları akıtan dişleri gördü. Boğazına yapıştılar ve bir daha da hiçbir şey göremedi...
Gözünü korkuyla açtığında güneş yeni doğuyordu. O zaman anladı; hepsi bir düştü. 7 yaşında, yeleleri büyümeyen küçücük bir aslandı o ama hiç böyle gerçekçi bir düşe bütünleştiğini hissetmemişti. sessizce doğruldu, her zaman merak etmekte olduğu günesin ülkesine baktı. Ruhunu kaplayan, onu çağıran ormandaki sesleri tüm bedeniyle duydu, bekledi ve sunu düşündü: "koşmazsan bulamazsın..." tıpkı düşündeki gibi koşmaya başladı. Fakat bu kez sağlam bacaklarla ve arkasında kovalayan kimse de yoktu. Güneş yavaş yavaş en tepeye yükselirken nefes nefese durdu, havayı kokladı. ,Kabuslarına giren, hep çok korktuğu ama yine de büyük bir tutkuyla gitmek istediği o karanlık ormanda simdi güneş parlıyordu. Gülümsedi ve hatırladı 'Bugün benim doğum günüm.' Bir kuş cıvıldadı ağaçta, rengarenk bir kelebek uçmaya başladı, bir tavsan korkusuzca koşuşturdu çevresinde. artık koşmayacaktı. Burası iyiydi ve yeni dostları kuşlar, kelebekler, tavşanlarla birlikte nefes almaya devam edecekti. Ne de olsa dönüş yolunu unutmuş, kendi ormanında kaybolmus, kendisi büyüse de yeleleri asla uzamayan bir aslandı o. Her zaman babasına yelelerinin neden kısa olduğunu sorardı. Cevap hiç bir zaman değişmedi: " Uzak bir ülke, yankılanan bir ses, sertçe esen rüzgar... İşte sen O Aslansın!..." Babasını özlediğini hissetti, ama bu hissi bastırdı. Yeni evinde, yeni ailesiyle huzurlu yasarken karanlık ormanın en sevilen hayvani olmuştu. Nereden geldiğini, buraya nasıl vardığını, var olduğu ilk günü anlattı onlara. Güneşin ardındaki hiç karanlık olmayan ülkeden söz etti.
Günler geçti, kuşlar ona şarkılar söyledi. kelebeklerle oyunlar oynadı. Fedakar dostları tavşanlar sayesinde beslendi. Artik günesin batmasına, sonra yeniden doğmasına alışıyordu. Ama o gece hiç beklemediği bir şey oldu; hava aydınlanmadı. Bekledi, bekledi, bekledi... Ama güneş son kez batmıştı ve tüm ışığı kendisiyle birlikte sürüklemişti. Babası kadar çok sevdiği o güneş, o ışık... veda bile etmeden... Fakat sonra daha korkunç bir şeyi fark etti; kuşlar cıvıldamıyor, kelebekler uçmuyor, tavşanlar neşeyle koşuşturmuyorlardı artık!... Ve her şeyi anladı... Aslında ne kus, ne kelebek, ne tavsan gerçekti. Güneş ışığıyla var gibi görünmüş, karanlıkta sessizce yok olup gitmişlerdi. Babası koşmazsa bulamayacağını söylemişti ve o koşmuştu. gerçek aradığı şeyi bulmuştu da. Güneşin asla dostu olmadığını haykırdı hep beyaz kalan ülkeye. Küçük Aslanı buraya sürükleyen sadece kendisiydi. Güneşin ülkesi kendi ruhundaki bir hayal, ormandan gelen sesler yüreğinin çığlıklarıydı. Bir şey hatırladı ve o hatırladığı şeyden sonra en sadik dostu karanlıkla sonsuz bir anlaşma yaptı. Düşünde gördüğü, onu ormana doğru kovalayan, dişlerini geçirip yaralayan ve en sonunda boğazına sarılıp yaşamına son veren o yaratık... Gördüğü o yaratık kısa yeleli bir aslandı... Anladı, çok korktuğu canavar iste O Aslandı.
Sessizce karanlığa doğru ilerleyip, kendi sonunu belirlerken ruhunu karanlığa hapsetti ve asla pişman olmadı...!'

"Bir küçücük aslancık varmış. Kırlarda koşar oynarmış. Babası onu çok severmiş..." Şimdi nerede o aslan? belki hala oradadır, kim bilir... kalbinin attığı yerde? Ruhunu tutsak ettiği o karanlık ülkede? Belki de hala oradadır. Nerede mi? Hiç görmedim ama hayal edebilirim. İşte sarıldığım, birlikte uyuduğum, elini tuttuğum, karanlıkta ışığı olduğum, gözümü ayırmadan izlediğim ama bunlara rağmen asla göremediğim, bilemediğim O ASLAN!
Belki hala oradadır...

Hiç yorum yok: